Yalnızlar Rıhtımı

Issızlığın Gölgesinde Mavi Bir Seste Buluşalım
 
AnasayfaPortalliTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlÜye ListesiKullanıcı GruplarıGiriş yap

Paylaş | 
 

 Haldun Taner

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
blueman63

avatar

Mesaj Sayısı : 23
Kayıt tarihi : 29/10/06

MesajKonu: Haldun Taner   Salı 26 Ara. 2006, 23:03

HALDUN TANER
Türkiye’nin yeni oyun ve yeni yazar sıkıntısı malum. Ama sevindirici olan genç tiyatrocuların her geçen gün artan yeni oyun yazma isteği. Bu konuda kısıtlı da olsa kurslar, çalışma atölyeleri yapılmakta. Yurt dışında yetişmiş, yeni oyun yazmanın bir tiyatronun geleceği açısından ne kadar önemli olduğunun bilincinde ki bazı yönetmenler Türkiye’ye dönüşlerinde özellikle bu konuya eğilerek çeşitli girişimlerde bulunuyorlar. Mehmet Ergen bu kişiler arasından verilebilecek en güzel örnek. Aksanat bünyesinde yapılan Atölye çalışmalarında ve konferanslarda önemle üstünde durduğu yeni oyun ve yazar yetiştirme konusu gençler tarafından ilgiyle takip ediliyor. Yazmaya sevdalı bir genç oyuncu olarak bu çalışmaların her geçen gün daha da artarak devam edecek olması beni çok sevindiriyor. Oyun yazmanın sandığımız gibi ‘ilham bekle’ durumu olmadığını, sistematik bir çalışma gerektirdiğini önemle vurguluyor Mehmet Ergen ve konferanslara yurt dışından katılan yazar, yönetmen,oyuncular. Bu sistematiğe sahip değerli oyun yazarlarımız yok mu? Elbette var, peki onları yeterince tanıyor muyuz, hayır! Örneğin Haldun Taner; Türk tiyatrosuna önemli oyunlar kazandırmış bir kişi, olan Taner’i kısacık bir yazı ile anlayabilmek zor; ama başlangıç olarak yeterli sanırım. Taner'in hayatı ve yazımı ile ilgili yeterli araştırma yapılmamış olması Türkiye'de ki Edebiyat Tarihçilerinin olduğu kadar Tiyatrocuların da ayıbı. İşte kısacık bir bakışla Feridun Andaç’ın anlatımı ve kaynakçasıyla Haldun Taner:

Yaşamı

Öyküleri, yazdığı oyunları ile çağdaş Türk edebiyatının öncü yazarlarından olan Haldun Taner, düşün ve kültür insanı olarak da aydınlanma düşüncesinin oluşumunda etkin olmuş biridir. "Bir daha dünyaya gelsem yine yazar olurum.." diyen, Taner; yazarlığı bir meslek olarak görmenin ötesinde, insanın ancak severek yapabileceği bir iş'le/meslek'le mutlu olabileceğinin altını çizer. Şunları söyler, Taner: "Çok iyi koşullarda yetişmiştim. Benim gibi iyi yetişmiş insanlar bu ülkede çok iyi meslekler elde edebilirlerdi. Bana da çeşitli dönemlerde bu meslekler- bakanlık dahil- teklif edilmiştir. Paranın getireceği mutluluğu tepmemin nedeni, kendi mesleğimin bütün mesleklerden daha büyük bir nimet olduğunun bilincinde oluşumdadır. Daha başka bir deyişle dünya sahnesinde aktör olmaktan çok seyirci olmayı yeğledim ve böyle bir seyirciliğin insana daha büyük bir üstünlük sağladığı kuruntusundayım."(1)
Taner, 16 Mart 1915'te İstanbul'da doğdu. Babası, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nda İstanbul milletvekilliği yapmış olan Prof. Ahmet Selahattin Bey'dir. İlk ve ortaöğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladı (1935). Devlet tarafından Almanya'ya gönderildi. Heilderberg Üniversitesi'nde üç yıl ekonomi ve siyasal bilimler öğrenimi gördü (1938). Tüberküloza tutulduğu için yurda dönmek zorunda kaldı. 1938-1942 yılları arası Erenköy Sanatoryumu'nda hasta yattı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü tamamladı (1950).
Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nde asistanlık yaptı (1950-1954). Viyana'ya giderek Max Reinhardt Tiyatro Enstitüsü'nde öğrenim gördü. Viyana tiyatrolarında reji asistanlığı, Viyana Şarkiyat Enstitüsü'nde Türkçe direktörlüğü yaptı. Yurda döndükten sonra (1957), İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü'nde edebiyat ve sanat tarihi; Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi ile İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde tiyatro tarihi öğretim görevlisi olarak çalıştı. LCC Tiyatro Okulu'nda dersler verdi.
7 Mayıs 1986'da İstanbul'da öldü.

Edebi yaşamı
Yazın yaşamına skeçler yazarak başladı. Bu başlangıçta annesinin etkisinden söz ederken, dilinin oluşumunda ondan etkilendiğini söyleyerek, şunları ekler, Taner: "Türçenin bütün güzellik sırlarını bilir, deyimlerini sırasında, yerinde kullanır, şakaların, alayların dozunu içgüdüleriyle ayarlar, zengin bir atasözü koleksiyonunu gerektiği yerde kullanırdı. Yazılarımda fark ettiğiniz ironi annemden geçmiştir.(...) Önce ona okurdum yazılarımı. Çok sağlam yargılar alırdım. İltimas etmez, fikrini söylerdi. Onun dekilerine önem verir, yazdıklarımı bir daha gözden geçirir, üstünde dururdum"(2)Bu ilk denemelerini Ankara Radyosu'na gönderdi (1938-42). Sanatoryumda hasta olarak yattığı günler onun yazıya başlangıcında da bir adımdır. O anlara dönerek şunları dile getirir: "Yatakta geçen uzun günler, beni o güne kadar fark etmediğim bazı düşüncelere yöneltti. Hayatın değeri, insanın değeri, felsefenin değeri. Yaşamak ve ölmek...İlk radyo skecimi o günlerde yatakta yazdım. Çabuk yoruluyordum. O yüzden ben söylüyordum, annem yazıyordu. Bu yeni uğraşın bana bir tür sağlık verdiğini işimi kolaylamak için her şeyi yapıyor, bana olağanüstü bir itina ile bakarken sanki bir tür can transfüzyonu yaparak canından can naklediyordu. Kan transfüzyonu gibi. Yazarlık hayatım böyle başladı. Ayağı kalkınca, bu sefer Alman filolojisine öğrenci oldum.(3)
İlk öyküsü "Yedigün" dergisinde "Haldun Hasırcıoğlu" takma adıyla yayımlandı ("Töhmet", 1944). Bunu "Ülkü", "Yücel", "Yedigün", "Varlık", "Küçük Dergi" gibi dergilerde yayımladığı diğer öyküleri izledi. Arkadaşlarıyla birlikte "Küçük Dergi"yi çıkardı (1952-53, 12 sayı). "Tercüman", "Milliyet" gazetelerinde fıkralar; "Yeni Sabah" ve "Yeni İstanbul"da kültürel yazılar yazdı.
"New York Herald Tribune" gazetesinin düzenlediği uluslararası yarışmada "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu" öyküsüyle Türkiye birincisi (1953), "Varlık" dergisinin düzenlediği soruşturmada da yılın en beğenilen öykücüsü seçildi (1956). On İkiye Bir Var kitabıyla Sait Faik 1955 Hikaye Armağanı'nı; Sersem Kocanın Kurnaz Karısı ile de Türk Dil Kurumu 1972 Tiyatro Ödülü'nü kazandı. Yalıda Sabah adlı öykü kitabıyla 1983 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü'nü Pertev Naili Boratav'la birlikte aldı."Tuş" adlı öyküsü filme alındı. Öyküleri Almanca'ya çevrildi, çeşitli antolojilerde yer aldı. 1987'de anısına Haldun Taner Öykü Ödülü kondu.

Sanatı
Öykülerinde bireyin toplum içindeki yaşayış özelliklerinden yola çıkarak, davranış ve düşünüş biçimlerinin eksik, aksak yanlarını humour yüklü bir anlatımla işledi. Toplumsal yaşamın düzenlenmesinde insan öğesinin etkileyici, belirleyici gücünün önemini vurgulayarak; bu soy kişilerin yanlışlıklarının toplumdaki düzensizliklerin kaynağı olduğu görüşünü savundu. Öykücülüğünün ilk evresinde meddah geleneğinin anlatım olaraklarından yararlandı. Eski ve yeni yaşam biçimleri arasında kalmış kişilerin, sonradan görme zenginlerin yaşayışlarını; varlıklı bir yaşam süren insanları, yeni yaşam koşullarına uyum sağlayamayan kişileri günlük yaşamdaki kaygıları, sevinçleri, alışkanlıkları, eksiklikleri ve sevileriyle yansıttı. Bu evrede, daha geniş kitlelere ulaşabilme ereğiyle, tiyatroya yöneldi. Öykücülüğünün ikinci evresinde, toplumcu bir bakışla etkileyici bir öykü evreni kurdu. Toplumun aksak, bozuk, düzensiz, eksik, çürük yanlarını kişilerden hareketle yansıttı.
Taner, öykü türünü tercihini şu sözleriyle yansıtır: "Hikaye romandan çok başka bir yaklaşım ve turnür gerektirir. Ben hikayeyi romandan çok daha zor ve zor olduğu kadar da mükemmel bir tür olarak kabul ediyorum. Romanda insan yayılabilir, ama hikayede anlatılmak isteneni derli toplu bir yoğunlukta anlatmak gerekir. Aynı zamanda hikaye de roman kadar derin olabilir. Kısalığı, az kişi ve az olayla yetinişi hayatı yoğun olarak yansıtmadığını göstermez.Bilakis aynı yoğunluk hikayede de vardır."(4)
Şara Sayın, Taner'in öykücülüğünü de ğerlendirirken,onun sanatının şu yanının altını Çizer : "Haldun Taner'in öykülerini okuyan okur, orada betimlenen gerçekliği ilk bakışta hiç yadırgamaz, tanış olduğu için hatta çok kez özdeşleşir onunla. Ancak bu aşamada okurun algıladığı, öykünün görünüşte gerçeklikle örtüşen birinci düzlemidir. Öykü ilerledikçe, yazarın ince alayıyla gerçekliğin iç yüzüne ışık tutulmasıyla, gerçek gibi gördüğü her şeyin bir yanılsama olduğunun farkına varır. Güldüğü kişinin ya da kurumun ardında olmaması gereken bir tutumun, bir dengesizliğin ya da kendisini 'alim' sayacak bir cehaletin varlığını sezinler. Bu nedenle ilk aşamada algıladığı gerçekliğe yabancılaşır, yanılsamalardan uzaklaşıp olaylara başka gözle bakmaya başlar. Taner aldatıcı görünümlere mesafe kazandırmak ve böylece olayları gerçek yüzleriyle görebilmemizi sağlamak ister. Bunun için de kültürün en etkin silahlarından biri olan 'ironi'yi kullanır."(5)

Tiyatro adamı olarak Haldun Taner

İlk oyunu Günün Adamı'nı 1949'da yazdı. Oyun, daha oynanmadan, Şehir Tiyatrosu'nda yasaklandı. Bunu Dışarıdakiler (1956), Ve Değirmen Dönerdi (1958), Fazilet Eczanesi (1960), Lütfen Dokunmayın (1961), Huzur Çıkmazı (1962) izledi. Oyunları Devlet ve Şehir tiyatrolarında, birçok özel tiyatroda oynandı. Keşanlı AliDestanı, Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Eşeğin Gölgesi en tanınmış oyunları arasında yer aldı. Keşanlı Ali Destanı yurtiçinde 1420, yurtdışında 243 kez oynandı. Yurtdışında Almanya, İngiltere, Çekoslovakya ve Yugoslavya'nın çeşitli kentlerinde sahnelendi.
1962'de Gen-Ar Galerisi'nin sanat yönetmenliğini yaptığı yıllarda, Bu Şehr-i İstanbul ki adlı oyunu ile politik-hiciv tiyatrosunun ilk örneğini verdi. Zeki Alasya-Metin Akpınar ile birlikte Devekuşu (1967), Ahmet Gülhan'la Tef kabare tiyatrolarının kuruluşuna katıldı. Kabare tiyatrosunun kurucusu olarak bilindi. Geleneksel Türk tiyatrosunun biçim özelliklerinden ve maddeci-epik tiyatronun öğelerinden yararlanarak vardığı bileşimle çağdaş Türk tiyatrosunda epik tiyatronun öncüsü sayıldı. Oyunlarında siyasal-toplumsal yergi öğesi ağır bastı. Toplumsal yapıdaki değişimin yaşam biçimleri üzerindeki etkisi, "eski-yeni arasındaki karşıtlıklar"; insanın bu değişimler karşısındaki bireysel ve toplumsal yanı oyunlarının başlıca temasını oluşturdu. Zeynep Oral, onun tiyatrocu yanını değerlendirirken şunları söyler: "Türk tiyatrosu dünden bugüne, bugünden yarına kendine çeşitli yollar ararken, bu yolların her dönemecinde bir ad çıkar karşımıza: Haldun Taner. Taner, tiyatromuza sayısız oyun kazandırmakla kalmadı, birçok oyunuyla, Türk tiyatrosunu bir yerden alıp bir başka yere, bir adım ileriye götürdü. Bu sayısız oyun yazma eylemi içinde değişmeyen bir tutumu vardı: Sürekli olarak denemek, kendini aşmaya çalışmak. Bunun sonucunda birbirinden farklı türlerde oyun üretirken, bunların her birinde alabildiğine eleştirsel oldu. Eleştiriyi güldürüyle yoğurdu, izleyici güldürürken hem sarstı, hem şaşırttı, hem düşündürdü. Bu güldürüde 'ironi' egemendi. Onunkisi komiklik ya da sululuk değil, düşünceye ve düş gücüne dayanan bir güldürüydü. Akılcıydı. Yergiciydi."(6)
Ayşegül Yüksel ise, Taner'in tiyatrosuna bakarken, belirgin olan şu özelliklerinin altını çizer: "Taner,insanı hep toplumsal ayrıntıları içinde gösterir sahnede, ancak tiplerinin verdiği toplumsal görüntünün gerisinde insan yaradılışının evrensel sorunları da yansır.
Bir yanda dünyayı ve insanı tersinlemenin uzak bakış açısından izleyen bir düşünürün alaycı bakışları, öte yanda dünyayı ve insanı yaşama sevinciyle kucaklayan şakacı oyuncu bir çocuğun güleç yüzü. Taner tiyatrosu bu iki görüntünün iç içe yansımasıdır."(7)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Haldun Taner
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Yalnızlar Rıhtımı :: Edebiyata Dair-
Buraya geçin: